BİZİM İNSANIMIZ OKUMAZ, BEN KENDİM İÇİN YAZIYORUM…
-Atilla Sezener kendini anlatmak istese hangi cümleleri kullanır, nasıl anlatır?
-Benim hayatıma yön veren Socrates’in bir sözüdür. O diyor ki: “Kendini tanı” bende kendimi tanımak için Neyi yapabilirim, neyi yapamam? Diyerek kendimi tahlil ettim. Birçok neticelere vardım. Ben öğretmen olamam. Çünkü öğretmenlik aynı konuyu tekrar tekrar her sene anlatma sanatıdır. Sanatı çok seviyorum, sanatçıyı çok seviyorum ama yaratıcı bana öyle bir kabiliyet vermemiş. Yapacağım hiçbir şey olmadığı için de sanat yönüm kısır kalmış. Diğer taraftan ticaret benim işim değil. Kendimi iyi tahlil ettim. Ben iyi konuşuyorum, iyi yazıyorum. Bunları geliştirdim.
-O nedenle mi avukat oldun?
-Avukatlığı onun için seçmedim. Benim hevesim doktorluktu. Babam sağlık memuru, 4 kardeş olunca, daha kısa yoldan hayata atılmak, ailenin yükünü bir an önce sırtıma almak için avukatlığı seçtim. Ama iyi ki seçmişim.
ADIM HESAP KRALIYDI
-Nerede doğdun?
-Benim annem Boşnaktır. 1827 Sırp istilasından sonra Anadolu’ya kaçmışlar. Babam Malatyalı bir sağlık memuru, annem ebe, ikisinin de Çal’a tayini çıkmış 1932 yılında orada tanışmışlar evlenmişler. Ben 1933’te Çal’da doğdum. İlkokul’u Çal’da bitirdim. Ortaokulu Denizli’de yatılı okudum. O sıralar Çal Denizli’ye çok uzaktı. Çal’dan faytonla Kaklık’a kadar gelirdik, oradan da trene biner Denizli’ye ulaşırdık. Bütün gün giderdi tabii. Araba maraba yok. Telefon yoktu. Acıpayamlılar bir grup, Tavaslılar bir gruptu. Çal’dan benden başka okuyan yoktu ve ben hep ağlıyordum, bir sürede okumayacağım diye direndim. 11 yaşındaydım, annemi babamı özlüyordum. Sonra lise burada bitti, bizimkilerin tayini buraya çıktı.
Sivri bir öğrenci miydin?
-Çok sivrilerden biriydim. İlkokulda öğretmenin verdiği hesapları arkadaşlarım toplayıp çıkarken ben hemen sonucu söylerdim. Adım hesap kralıydı. Bir de ayaklı kütüphane diyorlardı.

YAŞAR KEMAL’LE AYNI PANSİYONDA KALDIK
-Üniversite hayatı nasıldı?
-1953-57 arasında üniversiteydim. O zamanlar öğrenciler arasında iki konu vardı: CHP-DP tartışmaları ve futbol. İlk sene Gedikpaşa Caddesi’nde no 27’de Madam Marika Margarita Misillioğlu diye bir Rum’un yanında pansiyonerdim. Benimle birlikte Kale-Tavaslı arkadaşım Şükrü Okutan, Öztürk Serengil ve Yaşar Kemal dördümüz pansiyonerdik. Ertesi sene Valipaşa yokuşunda Madam Anna Mollokopolipos’un pansiyoneriydim. 23 Nisan’da pansiyona Türk bayrağı asmasını istedim. Kadın oğullarıyla birlikte beni dövmeye geldi. O da Rum milliyetçisiymiş. Sonra Gedikpaşa talebe yurduna çıktım. İstanbul’da bir şey dikkatimi çekti. Hepsi çok kültürlüydü. Hırslandım, Yunan ve Roma klasiklerini okudum. İktisat fakültesinin kitaplarını okudum. Ama bir zaaf ortaya çıktı. Kendi derslerim baş aşağıya gitmeye başladı. Fren yaptım. Tekrar derslere döndüm ama kültürden hiç vazgeçmedim.
– Neden Denizli’ye geri döndün?
-Aileme yardım etmek için geldim. Kardeşler arasında en büyük bendim. Döndüm ve avukat olarak çalışmaya başladım.
-Eşinle nasıl tanıştınız?
-1962’de evlendim. O zaman Denizli’nin en iyi okulu kız enstitüsüydü, zaten kızların başka okulları yoktu. Karım da enstitünün en güzeliydi. Köklü bir ailedirler, annesinin dayısı Ahmet Kadıoğlu avukattı. Geldi konuştuk.
-Sana kızı vereyim mi dedi?
-Çok zekisin. Aynen. Hayır diyecek bir neden yoktu.
KIZI ALMAYINCA SİYASETİ BIRAKTIM
-Kaç çocuğun oldu?
-iki çocuğum var. Bir kız bir oğlan. Fazla çocuk zarar.
-Bir arara siyasette de yaptın galiba?
– Üniversiteyi bitirdikten sonra İstanbul’da CHP gençlik kolları başkanlığı yaptım. Dönüşte de aynı partinin gençlik kolları başkanı oldum. Stajer avukatken Türkiye’de iki tane kitabı çıkan tek kişiyim.
-Peki neden bıraktın?
-Bıraktırıldım. Bilahare kendim bıraktım gayet tabii. İsim vermek istemiyorum şimdi. 1960’lı yılları bilenler bilir. İl yönetimi bir ailenin fertleri arasında arda arda geliyordu. Ondan sonra damada geçecekti. Onların yakını bir kızla beni evlendirmek istediler, ben istemedim. Kızla görüştük, tanıştık ama benim tipim değildi.
BAŞKALARINA OMUZ VERECEK PİYON DEĞİLİM
-Sen enstitünün en güzel kızını alacaktın tabii..
-Kızı almayınca arada büyük tatsızlıklar doğdu. Kızın adı Sezer’di. Allah selamet versin, nerde olduğunu, ne yaptığını bilmiyorum. Umarım mutludur bir yerlerde. Ve siyasetten tamamen soğudum.
-Bu mudur yani?
-Bir de avukatlıkta herhangi bir siyasi partiyi tutarsan, diğerleri müşterilerini kaybedersin. Bu benim işime gelmedi. Ayrıca ben milletvekili ve bakan olmayı garanti etmedikten sonra veya hedeflemedikten sonra ben başkalarına omuz verecek bir piyon değilim.
-İkmal görmedin yani?
-O aile tamamen önümü kapatmıştı. Benim bir başka partide de hiçbir şansım yoktu, zaten girmezdim.

YALNIZLIĞI SEVİYORUM, KENDİMLE BAŞ BAŞA KALMAK İSTİYORUM
-STK’lara da girmedin galiba?
-Girdim. Turizm Derneği üyesiydim. Baro’da uzun süre başkan vekilliği çalıştım. Behçet Çomakoğlu 27 yıl boyunca başkanlık yapmış ve bir dünya rekoru kırmıştır. Neden biliyor musun? Behçet’in kimseye zararı olmazdı.
-Biraz yalnız adamsın, toplumla pek barışık olamıyorsun galiba?
-Onu iyi saptamışsın. Yalnız kalmayı daha çok seviyorum. Kendimle baş başa kaldığımda bazı şeyleri derinlemesine tahlil etme imkanı bulursun.
DENİZLİ’NİN DUAYENİYİM
-Yazmanın bedeli de vardır. Denizli’de senin canını sıkan şeyler oldu mu?
-CHP gençlik kolları başkanı iken bir kitap çıkardım. Babam sağlık memuruydu, DP iktidarı onu Konya’ya tayinini çıkardı, annemi Zonguldak Devrek’e tayin etti. Onların siyasetle hiç ilgileri yoktu ve biz açlığa mahkum olduk. Onlar bunun bedelini çok ağır ödediler.
-Kaç yıl avukatlık yaptın?
-Aralıksız 42 yıl.
-Aynı zamanda köşe yazarlığı da yaptın değil mi?
-Köşe yazarlığı ve televizyon yorumculuğu yaptım. İlk köşeyi 1958 yılında yazdım ve aralıksız devam ettim. Benim kadar uzun yapan var mı bilmem
-Çetin Altan..
-Hemen itiraf edeyim beni en çok etkileyen nadir yazardan biri Çetin Altan’dır. Solun bütün detaylarını ondan örgendim, ben sağcı değilim, solcu değilim. Gerçekçiyim.
-Liberal misin?
-Tam yerini söylersem, orta solum.
-58’den beri kesintisiz yazarlık yapmak kolay olmasa gerek..
-Kesintisiz ve Denizli’nin duayeniyim artık. Basın tarihi ile bir doçent arkadaş kitap çıkarıyor bana gelmiyor.
OKUMAZSAM HASTA OLURUM
-Yazarken konu bulmakta zorlanıyor musun?
-Hayır katiyen. Çünkü ben günde 4-6 saat arası sürekli okuyan bir insanım. Okumazsam hasta olurum. Az önce “yalnızsın, toplumdan uzak duruyorsun” dedin. Evet. Sürekli okuyorum ve bundan muazzam zevk alıyorum. Şimdi internette girdi işin içine, kültür benim için önemli.
-Neler okuyorsun?
-Başta felsefe, aktüel, kronoji. Clinton’un hayatını tetkik ettim. İlerde onunla ilgili bir yazı çıkar. Bugün itibariyle mayıs ayına kadar stoklarım hazır. Benim yazdığım yazıların yüzde 90’ıdan fazlası çok uzun yıllar dahi önemini kaybetmeyecek yazılardır. Güncel yazmıyorum ben.

MAAŞLI GAZETECİ OLSAM GÜNCEL YAZILAR YAZARDIM
-Evet dikkatimi çeken de bu. Top patlıyor, dünya yıkılıyor Atilla abi başka şeyler yazıyor. Neden öyle? Gündemi takip etmek diye bir kaygın olmadı mı?
-Hayır. O kadar çok yazan var ki..
-O günkü yazını neye göre belirliyorsun?
-Ben yolda giderken dahi aniden, aynı şairler gibi ilham geliyor. Kafamda şekilleniyor.
-Şöyle mi diyorsun? “Benim gündemim ayrı, toplumun gündemine uymam”
-Para kazanan maaş alan bir gazeteci olsaydım, yani işim bu olsaydı ister istemez güncel konulara değinmek zorunda kalırdım. Ben şu anda tamamen amatörüm ve kendi zevkim için yazıyorum. Hiçbir çıkarım yok.
BİZİM İNSANIMIZ MÜSLAMANDIR KUR’AN OKUMAZ. OKUSA DA ANLAMAZ
-Okunduğunu düşünüyor musun?
-Hayır!
Atilla Sezener okunmuyor mu?
-Atilla Sezener değil, hiç kimseyi okumaz. Bizim insanımız Müslamandır Kur’an okumaz, okusa da anlamaz zaten. Okuyorum diyen de yalan söyler. Benim yazılarımı bilirsin çok çarpıcıdır ve okunması iki dakikayı geçmez. Kitap çıkalı 6 ay oldu bir ağır ceza hakimi “iki yazını okudum” bayıldım dedi. 6 ayda 4 dakika vermiş!
-O zaman kime yazıyorsun?
-Kendime, kendimi tatmin ediyorum. Ama senin gibiler de var.
DENİZLİ YENİ BİR ŞEY YARATMAZ
-Denizli’nin profilini çıkarabilir misin?
-Denizli’de çok eskiden beri tekstil, bakırcılık ve tabakcılık var. Ama bakıyorum da bunların araç gereçleri kalmamış, aslında bunlar müzelere girmelidir. Denizli yeni bir şey yaratmaz. Birisi bir şey yapar iyi para kazanırsa, aynısını yapar. Hem onu gümletir hem de kendisi gider. Eskilerine sahip çıkmıyor, kitap okumayı da reddeden bir toplum.
-Denizli gazetelerine de sahip çıkmıyor. Bir Bursa’ya, bir İzmir’e benzemiyor neden?
-Denizli’de kültüre bedel ödenmiyor. Mesela Emin Güler, benim bir önceki kitabımın kapağını yapan ressam. Para kazanamadı, İzmir’e kapağı attı. Bir ressamın, bir müzik adamının, bir piyanistin Denizli’de para kazanma şansı yok. Ortak dostumuz Ömür Eke, iyi ki aileden zengin, yoksa Denizli’de resim satamaz. Denizli zengini en güzel evi yapıyor, İtalyan mermerleri, Fransız mobilyaları, Alman aksesuarları kullanıyor. Ama kütüphanesi yok. Olsa da kitap okumuyor.
SEN ONLARIN DİN İMAN DEMELERİNE ALDIRMA
-Neden?
-Çok para kazanmak her şeyden öncelikli. Birincil önceliği para kazanmak ve cebini doldurmak.
-Ama kazandığı parayı harcamıyor?
-Oraya değil, başka yere harcıyor. Bir zamanlar galericiler çok para kazandı. İzmir’de ev açtılar metresleri vardı. Cumadan gidiyor, yiyip içiyorlar, gazinolarda eğleniyor geri dönüyorlardı. Çoğunun çift evleri vardı. Yeşil sermaye sahiplerinin çoğunun da İstanbul’da ikinci evleri vardı, ortaya çıktı bunlar. Kültür değil, para. Sen onların din iman demelerine aldırma.
90 BİN ASKERİ DONDURUP ÖLDÜREN ENVER PAŞA’NIN ADINI VERDİLER
-Denizli’de şehirleşmeyi nasıl değerlendiriyorsun?
-Cumhuriyet öncesinde saraya damat olmuş din ağırlık biri vardır Enver Paşa, 90 bin askerimizi Sarıkamış’ta Ruslarla savaştıracağım diyerek dondurdu, öldürdü. Bu adam bir haindir sonuçta. Başka ülkede bunu kurşuna dizerler. Ama benim eski belediye yöneticilerim Denizli’nin en büyük caddesine Enver Paşa’nın ismini vermişlerdir. Buradan anla şehirciliğini..Atatürk değil de, Enver Paşa anlamakta zorlanıyor ve dehşete düşüyorum. İleriyi hiç görmemişler, düşünmemişler, yurtdışına gitmemişler görmemişler. Bütün evler birbirine yapışık yapılmış..
-17 kitap yazdın. Köşe yazılarını mı derliyorsun, yoksa yeniden mi yazıyorsun?
-İçime ilham geliyor, delilleri topluyorum yazıyorum, sonra yeniden gözden geçiriyorum. Bir yazı 50 yıl sonra da okunabilirse arşivliyorum. Bunlar birikince 150-180 arasında olunca kitap haline geliyor, kalıcı oluyor. Ama bir şey söyleyeyim. Kitaplarımın hepsini kütüphaneye verdim, kütüphane yeni yerine taşındı ama benim kitaplarımın hiç biri yok. Ne olduğunu da onlar bilmiyor. Bende bilmiyorum.