ŞEHRİN İZLERİ

ŞEHRİN İZLERİ

Denizli’nin Tekstil Serüveni adlı kitabı yazarken tekstilin tarihine, sanayileşmesine dikkatimi vermiş olsamda bu sürecin yaşandığı mekanın, yani şehrin, yani şehirleşmenin dışında kalmam mümkün değildi. Nitekim iki yıl boyunca araştırma, belge ve bilgilerin yanı sıra şehrin seslerini dinleyerek ilerledim. Kitap bittiğinde yeni bir hikayenin, bir şehrin serüvenine girmiştim bile. Bu sanayileşme ile başlayan ancak sanayinin çok gerisinde kalan bir kentleşme serüveniydi. Üstelik bütün bu olup biteni anlatacak yazılı bir belleği de yoktu. Şehir hakkında yazılmış çok kısıtlı kaynak ve yaşayan tanıklarla O maceranın peşine takıldığımdan beri, bu şehrin cadde ve sokaklarında, bir zaman yolcusu gibiyim. Her şey çok farklı görüyor. Bu iyi mi, kötü mü, karar vermek zor! Belki de bunu okuyucuya bırakmak en iyisi…
Bilinir; İnsanlar gibi kentlerin de kimlikleri vardır. Bu kimlik, bir kenti diğer kentlerden ayıran, özgün ve farklı kılan özellikleridir. İnsanları o şehirlere çağıran o özgün dokunun büyüsüdür. Bugün Muğla, Gaziantep, Bursa, Çeşme, Alaçatı, Bodrum, Safranbolu, şimdilerde “Cittaslow” unvanlı Seferihisar’ın sokakları turist çeken, yerli halkın da mutlu olduğu yerlerdir. Hiç düşündünüz mü neden İstanbul deyince Ayasofya, Saat Kulesi deyince İzmir aklımıza gelir? Peki Denizli için özgün olan, simgesel değerde ne gösterebiliriz? Sanırım bu soruya verilecek bir cevabımız yok! Açık konuşmamız gerekirse; kendine özgün, farklılığı olmayan, imgesel değerlerini kaybetmiş, kimliksiz bir kentle karşı karşıyayız. Bunun içindir ki; Geçtiğimiz yıl Denizliler otobüslere doluşup akın akın Alaçatı Ot Festivali’ne gitti. Sosyal medya Alaçatı sokaklarında çekilen fotoğraflarla doldu. Yurdun büyük bir bölümünden binlerce insanı Alaçatı’ya çeken sadece ot muydu? Elbette değil! İnsanları Alaçatı’ya çağıran o özgün dokunun büyüsüydü..
O eski halinden eser yok şimdi…
Çoğunuz eski Denizli hikayelerini dinlemişsinizdir. Hatta içinizde fotoğraflarını görenler de olmuştur. Hani şu; Vali Konağı, Adliye, Belediye binası, Hamdi Berkman Sağlık Yurdu, Devlet Hastanesi, Ulu Camii, Meserret Kahvesi, Çaybaşı Mahallesi’nin cumbalı evleri, İstiklal Mahallesi’ndeki Rum mimarisinin izlerini taşıyan evler, İstasyon Caddesi üzerindeki sakız mimarisini yansıtan evler, Saltak Caddesi üzerindeki sıralı bahçeli evler. İki yanı ağaçlarla bezeli sokaklar, ulu çınarlar, birbiriyle iç içe geçmiş çıkmaz sokaklar, evlerin içinden geçen gürül gürül arıklar, geniş ailelerin yaşadığı o bahçeli evler, sokak aralarında oynayan çocuklar, kadınların kapı ağzı sohbetleri, imece tarzı yaşamı teşvik eden komşuluk ilişkileri artık yok! Özetle; şehrin yüzlerce yıllık geçmişinden bugüne ulaşan, anlam yüklü bütünlükten söz etmek pek mümkün görünmüyor. Sanki şehir, dün kurulmuş gibi!
Oysa; kadim bir geçmişi var!
Laodikya’dan Ladik’e, Tengizli’den Denizli’ye
Kimi araştırmacıya göre adını bol sulardan, kimine göre bölgede yetişen domuzlardan aldı. Laodikea, Ladik, Lazzikiye, Tonguzlu, Tengizli derken, Denizli oldu.. Anlatılan odur ki; şehir ilk defa bugünkü şehrin 6 kilometre kuzeyinde Eskihisar civarında, Suriye Kralı ll. Antiokhos tarafından karısı Laodikeia adına M.Ö. 3. Yüzyılın ortalarında kuruldu. M.S 494’te meydana gelen deprem sonrasında bugünkü Kaleiçi mevkiine taşındı, 13. Yüzyılın başında Türklerin kontrolüne geçti. Kaleiçi Laodikeiası, Lâdik ve Lazzikiye olarak anıldı. 1702 büyük depreminden sonra Türk-İslam şehri olarak yeniden imar edildi. İlk belediye teşkilatı 1876da kuruldu. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla il ilan edildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk 4 Şubat 1931’de Denizli’ye geldiğinde şu manzarayı gördü: Yol, cadde ve meydan, elektrik yoktu. Bayramyeri, Saraylar, Musa, Gürcan, Atalar, Delikliçınar, Çaybaşı, İstiklal, Kayalık mahallelerindeki evler tek katlı ahşap veya kerpiçten yapılmış, onları birbirine bağlayan çıkmaz sokaklar, bağlık ve bahçelik içinde dağınık bir şekilde yerleşmişti. Ticari hayat Kaleiçi etrafında öbeklenmiş bir avuç insanın faaliyetiyle sınırlıydı. Sanayileşme adına Ermeni ve Rumlardan kalan irili ufaklı un fabrikaları, bir iki kereste fabrikası ve bolca un değirmenleri vardı. Onların bazıları da tehcir ve mübadele sonrasında atıl vaziyette, kullanılamaz haldeydi. 15 bin civarında nüfus birkaç kamu binası hükümet konağı, belediye, karakol, devlet hastanesi, Denizli Lisesi, bir kaç ilkokul vardı. Atatürk’ün deyimiyle Denizli “Büyükçe bir köy” dü!
Kent aşkına…
Tarihin ilk yoğun ve hızlı şehirleşme hareketleri 1950-1960 arasında gerçekleşti. DP’nin sanayi hamlesi ve Adnan Menderes’in “Her mahallede bir milyoner yaratacağız” vaadinin yankıları en ücra köylere kadar uzandı. Bu çağrının peşine takılanlar şehirlere akın etti. 1950’de Türkiye genelinde 5 milyon 244 bin olan şehirli nüfus, 10 yılda yüzde 69 artarak 8 milyon 860 bin kişiye ulaştı. Denizli’nin payına binlerce insan düştü. 1950 yılında 61 bin 297 olan nüfus, 10 yıl içinde 1960’ta 94 bin 281’e yükseldi. Olan oldu, şehirde bu kadar nüfusu sığdıracak ne konut, ne de yaşam alanı vardı. Herkes başının çaresine baktı. İsteyen istediği yere evini, dileyen istediği yere işini kurdu. Bunlara “dur” diyecek hiç bir güç yoktu. Bu gidişat 1970’lerde de devam etti. Göçler artıkça kent çeperlerinde kaçak yapılaşma, gecekondulaşma başladı. Sanayi tesisleri şehrin göbeğine yapıldı, şehrin en verimli tarım arazileri sanayi sitelerine tahsis edildi. İstihdam kutsal, sanayici dokunulmaz düsturuyla 1990’lara kadar gelindi. Şehir kendi kendine, çarpık ve sağlıksız bir şekilde büyüdü gitti. 1950’lerde başlayıp, 70’lerin ikinci yarısında hız alan, 80’lerde yükselişe geçen, 2000’den sonra ise küresel trendlerle şekillenen kent kimliği silikleşti, giderek yok oldu. Modernleşme aşkı, deprem bahanesi, sanayi hamlesi, dünya şehri derken sürekli yıkıp, yerine yenisini yapmakla kentin özgün dokusu yok edildi. Hatta öyle bir hale geldi ki, kenti yönetenler “yaptıkça değil, yıktıkça güzelleştiğini” düşünür oldu! Elbette değişim kaçınılmazdır, aynı insanlar gibi şehirler de yaşlanır, eskir. Avrupa şehirlerindeki binlerce yıllık yapıları dimdik ayakta gördükçe, Denizli’ye bakıp iç geçirip, keşke dememek elde değil. Keşke bu şehir; “Bu şehri olduğu gibi bırakın, başka bir yere yeni bir şehir kurun” diyen Herman Jansen’e “Dağlarınız Alp dağlarından daha güzel, binaları iki kattan fazla yapmayın ki manzaranız kapanmasın” diyen Behruz Çinici’ye kulak verseydi…verseydi bugünkünden çok daha farklı bir şehirde yaşıyor olacaktık.
Artık anlatılanlarla yetinmek zorundayız. Kentte ne bahçeli evler, ne de gürül gürül akan arıklar var! Un değirmenlerinin adını hatırlayan bile yok. “Eski”ler elden çıkarıldı. Artık AVM’ler kentleşmenin ölçütü sayılıyor. Kent kimliği oluşturan bu büyük sürecin son mirası Selçuklulardan kalma Ulu Cami idi. Başına gelenleri biliyorsunuz. Kentin endüstriyel mirası Sümerbank Fabrikası, kent belleğinde önemli bir yer edinen Kız Meslek Lisesi’de yıkıldı. Hülasa; Elinizde tuttuğunuz bu kitap bir durumdan vazife çıkarma halidir. İki yıl boyunca çalmadığım kapı kalmadı, onlarca insanla görüştüm. Denizli’ye hizmet etmiş belediye başkanları ile, Denizli’ye dokunmuş isimlerle röportajlar yaptım. Ne kadar bilgi belge varsa okudum. 1950-2000 yıllarını kapsayan bu çalışma için 2014’te başladığım bu yolculuğu artık sonlandırma zamanı geldi. Önce Cumhuriyet dönemine gidelim, sonra kimi bir caddeden izler sürer, kimi kayıp bir tarihin peşine düşeriz. Şehrin izlerini takip ederek çıkardığım bu hikayeleri şehrin belleğine bir katkı olarak kabul edin efendim…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir